Showing posts with label Adampol. Show all posts
Showing posts with label Adampol. Show all posts

Saturday, November 29, 2008

Polonyalı Sürgünler & Göçmenler; Polonezköy

*********************************************
Polonyalı Sürgünler & Göçmenler; Polonezköy
*********************************************
Dün akşam bana bir ileti gönderdiğini söylüyordu Krystyna Jankowska [1]. Gönderdiği iletiye yanıt verdim [2]. Yaşadığı yer Polonya, Knyszyn ile ilgili hazırladığı projenin ürünü “Knyszyn Land” adlı kitabı işyeri adresime gönderecekti. Dün akşam MSN’de muhabbet etmiştik. Bana okulda katıldığı bir projeden söz etmişti. Yaşadığı yerin geçmiş bilgilerinin de eyer aldığı bir tanıdım kitapçığıydı. Lehçe-İngilizce. Akşam bana ayrı bir ileti de yazacağını söylemişti. Uzun zamandır İngilizce Öğretmenliği yapıyor bir ilkokulda.

İletimde de aklımda olan ve ileride bir yapmak istediğim ponjeden özettim. Dün akşam da kısaca söz etmiştim. Maden biraz tarihle bulaştın. O zaman bu projemi birlikte yaparız. Hem İngilizce’si, hem Türkçe’si hem de Lehçe’si [3] olur. Böylece Türk-Polonya Dostluğu’na katkımız olur diyordum. Ben ziyaret edip dolaştığım, bilgi topladığım ve bir sürü görüntü aldığım İstanbul Beykoz’a bağlı Polenezköy’den [Adampola-Adampol] başlamayı düşünüyordum.

Czestochova Meryem Ana Katolik Kilisesi’nin demir kapısında yer alan levhayı, kilise yapısını, bahçesini ve Polenezköy Mezarlığı’nı da görüntülemiştim. Mezar taşlarında bir sürü bilgi vardı. Metinler doğal olarak Lehçe’ydi. Polonya Göçmen & Sürgünleri’nin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına ne zaman ne biçimde geldiklerini, Polonya ve Polonya dışında gelişen bazı hareketlerin nasıl Paris’ten sonra Osmanlı topraklarında ikinci bir Polonya Kolonisi oluşturduğunu, Polonezköy’e yerleşen ilk Lehler’in kaç kişi olduğunu, sayılarının nasıl arttığını ve günümüze nasıl eriştiklerini ve Polonezköy’den tekrar göçe başladıklarında hangi ülkelere gittiklerini yazacaktım.

Polonezköy’den başka Lehler’le Türkler’in ters göçleri olmuş. Bazısı Polonya’da yerleşip Leh Dili ve Kültürü altında erimeye yüz tutmuşken birçok Polonyalı da Türkiye’de bazı yerlerde çalışmışlar. Polonya’da yerleşik kalanların çoğu Tatarlar ve Türkler. Sonradan gidenlerin çoğu iş ya da ticari amaçlarla olmuş. Bazısı Lehlerle evlenip oraya yerleşmiş. Aklımda kaldığı kadarı ile ilk bilgim İstanbul Beyazıt Meydanı güneyinde yer alan Polonya Dericiler Pazarı’dır. Burada gezinen kişi kendisini Polonya’da zannederdi!

Kaş-Kalkan arasında yer alan Kaputaş Köprüsü yapımında çalışan Polonyalılar olmuş. Yatağan Kömür Madeni’nde görev alan Polonyalılar. Üniversitelerde çalışan biliminsanları...

Bir de pek ilgisi yokmuş görünse de Polonya kökenli olan ve Karol Wojtyla’ye yani Vatikan’ın en tepesinde oturan Papa John Paul’e Sivaslı Mehmet Ali Ağca’nın süikastı var. Papa John Paul iki kurşun yarası almış ama suikasttan canını kurtarmıştı. Uluslararası bir komplo diye bilenen bu olayda adlarından en çok konuşulan iki ülke olmuştu Polonya ve Türkiye [4].

Peki, Polonyalılar Türkiye’yi ne kadar biliyor! Bana göre bir; “Bavul Ticareti” nedeniyle alışveriş için İstanbul’un Beyazıt Polonya Pazarı’nı ve iki; tatil için en sık gittikleri Ayvalık’ı biliyor sadece! Ya günümüzün Türkleri! Türkler de Resmi Tarih Kitapları’ndan okul yıllarında okudukları Lehistan’ı biliyorlar. Hepsi bu! Ortalama olarak da Polonya’nın Lehistan olduğunu da bilen pek yok! Tümden yok değil elbette! “Bavul Ticareti” ile gidiş gelişlerde “ilişkiler” ve “sevgiler” oluşmuş! İlişkiler Polonya’da yerleşip ticarete girişmelere ve sevgilerde evliliklere dönüşmüş. Birde günümüze dek varlığını sürdüren İstanbul Beykoz’a bağlı Osmanlı zamanlarının “Polenez Karyesi”. Günümüzün “Polonezköy”ü! Ama 16. yüzyıldan başlayıp 18. yüzyılın sonlarına ve günümüze dek çok ama çok şeyler olmuş ve yaşanmış!

Ancak Resmi Tarih’te pek söz edilmeyen ama bir sürü Osmanlı Belgesi’nde, Polonya Tarihi Kayıtları’nda ve Avrupa Tarihi Kayıtları’nda yazılı ve kayıtlı daha ayrıntılı bilgiler var!

Şimdilerde pek bilinmeyen iki üç şey var. Çok önemli aslında! Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da uzun yıllar süren Engizisyon Kıyımları zamanlarında ve Avrupa Devletleri arasındaki Güç Çekişmeleri’nde üç küme için Kurtuluş Toprakları olmuş! İlki İspanyol ve Avrupa Yahudileri. İkincisi Macarlar ve aynı oranda Polonyalılar için! Osmanlı İmparatorluğu’nun dini İslam. İmparatorluk Toprakları içinde yaşayan Dini Cemaatler var! Levantlar, Cenevizliler, Venedikliler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler ve sayıları çok olmasa da Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler ve Almanlar gibi... Avrupa’daki Güç Savaşları, Hiristiyanlık’ın üç güçlü Kilisesi arasında Din Savaşları’na da yol açıyor. Katolikler, Protestanlar ve Ortodokslar. Ya da hep olduğu gibi Güç Savaşları’nda önyüze Din çıkartılıyor!

Sürgün Macarlar ile Sürgün Polonyalılar’ın yazgıları aynı olmuş ama önemli bir ayrım var. İkisi de Osmanlı Toprakları’na ya sürülmüşler ya da istekli olarak sığınmışlar. Macarlar, Macar Kültürü ve Protestanlık inançlarını ölümlerine dek hatta torunlarına dek korurlarken, Polonyalılar bu denli şanslı değillermiş! Ama Müslümanlaşan ve Türkleşen Polonyalılar Osmanlı’ya, Türklere çok değerler katmışlar! Macarlar ta 1900’lü yollardan itibaren ya da daha öncelerinden başlayarak, Türklere sığınan Özgür Savaşçıları ve Macar Kolonileri’nin yaşamlarıyla ilgilenmeye başlamışlar. Çalışmaları günümüzde Tekirdağ’da Prens Ferenc II. Rakoczi Anıevi ve Müzesi’ne, Kütahya’da Lajos Kossuth Anıevi ve Müzesi’ne ve kentim İzmit’te de Imre Thököly Anıtı’na dönüşmüş!

Polonyalılar’ın tarihi bir özellikleri var; Özgürlük’lerine ve Seçme Hakkı’na sıkı sıkıya sahip çıkmaları! Bu özellikleri onlara hep kötü talihler ve yazgılar çıkartmış. Ülkeleri sürekli olarak Avrupa’nın Moarşi’yle yönetilen Güçlü Devletleri’nin işgallerine uğramış. Sürüyle savaşlara ve ülkelerinin parçalanmasına tanık olmuşlar. Rusya’nın işgallerine, Ruslar’ın Polonyalılar’ı Kafkaslar’daki işgallerinde Çerkez İsyancıları’na karşı kullanmasına, ölümlere, mahkemelerde idama mahkum edilmelere ve işkencelere uğramışlar... Ama asla bu iki özelliklerinden vazgeçmemişler! Ta başından beri Avrupa’da Hanedanlıklar sürerken Polonyalılar Krallarını hep kendileri seçmişler. Aday olanlar arasından! Bir de köklü inançlarla Katolik Hiristiyan’dırlar Macarlar’ın köklü Protestan Hiristiyan olmalarına karşın!

Sürgün Macarlar ve Polonyalılar Osmanlı’ya askeri, dini, bilimsel, kültürel ve sosyal yaşamda birçok yenilik getirdiler. Osmanlı Ordusu’nda ve Devlet Yönetimi’nde gerek özlerini koruyarak gerekse Müslüman olup Türk isimleri alarak birçok yarar sağladılar! Ama Macarlar ve Polonyalılar Osmanlı’ya Avrupa’nın “Milliyetçilik Anlayışı”nı da getirmiş oldular.

Polonya 1772 yılında Rusya, Prusya ve Avusturya’nın aralarında anlaşmaları sonucunda parçalanır. Öncelerden gelen bir sürü kötü yönetimlerle zayıflayan “Özgürlükler Ülkesi Polonya” parçalanır ve dağılır. Bir sürü kişi ilkin Fransa’ya Paris’e sığınır. İlk Polonya Kolonisi Paris’te kurulur. İkinci Polonya Kolonisi ise Osmanlı İmparatorluğu’nun Trakya ve Asya kesiminde kurulacaktır. Ama Osmanlı’daki Polonya Kolonisi’nin belirgin bir kentte ya da beldede söz konusu olmaz. Sürgün Polonyalı’lar Osmanlı’nın çeşitli yerlerinde dağınık biçimdedirler!

Okuduğum bazı kitap, roman ve belgelerden kayıtlarımda bulunan Osmanlı’daki Polonyalılar arasında şu adlar var; Prens Adam Jerzy Çartoriski [5], General Vojceh Hişanovski [6], General Vladislav Zamoyski, General Dembinski, General Jozef Zacharias Bem [7], Vvysocki, Albay Dionzi Zariski [8], Prens Adam Çartoriski’nin İstanbul Polonya Temsilcisi olarak gönderdiği Mihal Çaykovski [9], Yan Mateyko [10], Henrik Sienkieviçte [11].

Benim Sürgün ve Göçmen Polonyalılar’la ilgim nereden geliyor! İlginçtir belki ilkin Polonezköy’den. Çok gençtim. Polonezköy’e gitmiştik İzmit’ten. Köyün adı ilgimi çekmişti. Oradaki yaşam çok ayrıydı! “Polonya asıllı..” denmişti bize “burada yaşayan köylüler!” “Peki dedim neden Polonezköy!” Çok ama çok sonraları öğrenecektim, Fransa Paris’te kurulan ilk Polonya Kolonisi’yle ilgisinin olduğunu! Fransızlar, Sürgün Polonyalılar’a “Polonaise” diyorlardı. Osmanlı için Polonya ve Polonyalılar; Lehistan ve Leh’ti. Sürgün Polonyalılar’ın Beykoz’a yakın alanda 1842 yılında kurdukları Polonya Köyü’ne önderleri Adam Jerzy Çartoriski’nin ilk adı olan “Adam” ve “Polka”yı birleştirip “Adampol” demişler... Osmanlı kayıtlarında ise köyün adı “Polonez [!] Karyesi”ymiş!

Aradan yıllar geçti. Sahaflarda dolaşmayı ve ilgimi çeken kitapları almayı severim. Aldığım kitapları da okurum. İki kitap almıştım. İkisini de ilgi ve zevkle okumuştum. İkisi de Polonya ve Polonya’daki Yaşamlar’a dairdi! Birisinin adı Polonez [12] diğerinin adı ise Bitmeyen Acı [13]. Gerçekten de Polonyalılar tarihleri boyunca sürekli olarak “Bitmeyen Bir Acı”nın girdabında kıvranıp durmuşlardı. Umarım 1980’lerde başlayan SSCB’nin Dağılma Süreci sonralarında bağımsızlıklarını elde eden Polonyalılar sonsuz dek çok değer verdikleri “Özgürlük” ve “Yöneticilerini Seçme Hak”larını korurlar...

2004 yılı sonlarında ise Toyota Türkiye çalışanı olarak Serhat Yıldız ve Murat Şahinel ile birlikte Polonya’ya bir işgezisine gitmiştik. İstanbul’dan Varşova’ya uçacaktık. Varşova’dan ise ilkin Wroclaw’a uçacaktık. Ertesi gün ise Gliwici, Wolbrom, Walbrzych ve Ludowa’ya gidecektik. Demiryolu ya da karayolu ile. Daha sonra Krakow ve en son yine Varşova’ya. Ben Varşova’da yalnız kalacaktım bir gün. Serhat Yıldız ve Murat Şahinel geri döneceklerdi!

Polonya’ya ayak basmamdan itibaren kendimi hiç yabancı bir ülkede, insanları soğuk davrananın bir yerde olarak duyumsamamıştım. Bu şaşırtıcıydı ama öyleydi! Hele Varşova’da kaldığım o yalnız günümde. Kentin girip çıkmadığım, yürüyerek gezmediğim noktası kalmamıştı! Varşova’da yaşadığım ve tanımlamada çok zorlandığım bir olay da vardı! Adına ister “Farsighting”, ister “Deja vu” istenirse “geçmişin tekrar yaşanması” densin, kendimi doğuştan Varşovalı gibi duyumsamıştım! Bunun etkisi şimdi bile üstümdedir! Polonya’da bulunduğum üç dört gün içinde çektiğim tüm görüntüleri İnternet ortamına, arama motorlarının tanıdığı etiket [tags] bilgileriyle [14] yüklemiştim...

Sonraları... Bende biriken onca bilgi, deneyim ve istekle bir şey yapmak istemiştim. Türk-Leh Dostluk Derneği gibi bir girişim ya da Polonyalı Sürgünleri & Göçmenleri’ni tanımlayacak Polonyalı bir göçmenin sözgelimi Adam Jerzy Çartoriski’nin adına bir anıtın yapılması gibi somut bir şeyelerin yapılmasına vesile olmak. Ama önce Polonyalı Sürgün ve Göçmenler’e dair derli toplu bir şey üretmek. Bir deneme yazısı yazmak istemiştim... Ancak şimdilere kısmetmiş...

Daha ayrıntılı ama derli toplu bir Türk-Leh Dostluğu Derneği’ne yol açabilecek bir Deneme Yazısı Projesi’ni İnternet’ten tanıdığım ve çok değer verdiğim Knyszyn’de İngilizce Öğretmenliği yapan Krystyna Jankowska ile yapabilir miydik? Bir biçimde yaşadığı yer için “Knyszyn Land” projesinde yer almış ve turizm ile tarihe az da olsa bulaşmıştı! Önerimi kendisine yaptım. “En azından düşüneceğim..” demişti. O düşünürken ben ilk üretimimi yapmış oldum. Bu deneme yazım Türkiye-Polonya Dostluğu’na adanmış ilkyazı olmuştu işte!

Kız kardeşim Huriye [Kiraz] Ofluoğlu aradı. Sigara Odası’na Erdem Peren, Kerem Dedeler, Aykan Sert ve Tolga Aygün konuşuyorduk. Huriye ablamız Heyecan Kiraz’a Trombosit verilmesi için bazı testler yaptıracağını ve bunun için araba gerektiğini söylüyordu. Ablamın durumu neredeyse aynı. Onkoloji Merkezi’ne [15] de danışmayı düşünüyorum. Birisini Gündoğdu Deprem Konutları’ndaki bizim eve getirmem lazım. Şayet Hanife’nin durumu uygunsa yardımcı olabilir mi diye soruyordu. Acaba programı varsa bozmuş olur muyuz? Hayır dedim. Olsa bile elbette her şeyi ablamız Heyecan Kiraz’a göre düzenlemeye başlarız hemen dedim. Ablamız Heyecan Kiraz için her şeyi yaparız.

Ardından Hanife’ye eriştim cep telefonunda. Arkadaşına gitmek üzereymiş. Durumu açıkladım. Huriye seni arayacak. Gerekli bilgiyi ondan alırsın. Rica etsem bir programın varsa, onu ertelesen memnun olurum dedim. Kısa süre sonra Hanife bana geri döndü. Huriye ile konuştuk. İlkin Kocaeli Üniversitesi Araştırma Hastanesi’ne gideceğim. Oradan Huriye ile birlikte onların evine geleceğiz. Öğleden sonra ise gerekiyorsa Heyecan Kiraz ablayı hastaneye çıkartıp geri getireceğiz dedi. Çok teşekkür ettim.

Öğle yemeğini beğenmedi bizim çocuklar yine. Corolla Club’a gidiyoruz. Yemek sonrası kahvemizi de içeceğiz. Gidişte BGL [16] kuryemiz Ayhan Üzgör ile gideceğiz. Dönüşe Allah kerim! Yemekte Burcu Avşar ve Güler Çubukçu de bize katılmıştı. Hacı Ömer Seyhan ve Murat Şahinel ile temas kurulamamıştı. Toplantıdan geriye dönememişlerdi!

Huriye [Kiraz] Ofluoğlu ile tekrar görüştüm. Kocaeli Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nden eve hemşire getirip ablamız Heyecan Kiraz’dan test için kal alınmış. Test sonucuna dek Hanife’nin beklemesine gerek olmadığını söylemiş. Hanife de eve dönmüş. “Trombosit verecek arkadaşı buldum. Şimdi kan veriyor. Kanın ayrışması saat 15.30’u bulur. Abdullah Bekir de işten dönünce ablamızı evden alır hastaneye getiririz.” diyordu. “Şayet kan ayrışması 15.30’da dolarsa ben Hanife’ye telefon ederim. Gelir ablamı evden alıp hastaneye getirir ve ablamıza Trombosit erkenden verilmiş olur. Abdulllah Bekir’in eve gelmesi akşamüstü 19.00’u bulur” dedim. Hanife’ye telefon edip saat 06.00’da ablamız Heyecan Kiraz’ı hastaneye götürür müsün dedim. Elbette dedi. O zaman sen Huriye ile telefonda görüş. Kız kardeşimiz Hanife Kiraz da evde sana ablamızı arabaya indirmede yardımcı olur. Huriye de hastanenin acil yapısı önünde bekler dedim.

[...]... [17]
[...]...

Kaç gündür hava yoğun bulutlu. Gökyüzü bulutlarla kaplı. İşten eve dönüşlerde karanlık erken çöküyor. Tam bir Sonbahar Havası. Ama yağmur yok. Sabahları başlayan serinlik öğlenlerde yerini sıcaklara bırakıyor. Kapıyı Hanife açtı. Yanında Aybüke Beren. Bengisu ise uyuyormuş! Akşama doğru telefonla konuşmuştum. Derslerine çalışacağını söylemişti! Ama bilgisayarın başında sadece müzik indirmiş!

Aybüke Beren okulda olanları anlatmak istediğini söyledi. Çok keyiflenmiş bugün. Sınıfında Hayvanları Koruma Kolu başkanı olmuş. Öğretmeni bir başka sınıfla Köseköy’de belediyeye ait bir Hayvan Barınağı’na gideceklerini söylemiş. Gitmişler. Belediye görevlilerinin barınakta kedi ve köpekleri nasıl kısırlaştırdıkları, nasıl aşılayıp, kulaklarına tanımla küpeleri taktıkları gösterilmiş. Bilgiler verilmiş. Hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar anlatılmış. İzmit Belediyesi’nin bastırdığı bir broşür verilmiş [18]. Bir de Hayvan Sevgisi’ni anlatan 10 Maddelik bir kağıt. Onu okumak istediğini söyledi. TV kapalıydı. Mutlulukla okudu.

Bizimkiler eve geç dönünce yemeklerini yemişler. Hanife sadece benim için masayı hazırlayacağını söyledi. Yemek yerken yanımdaydı. Aybüke Beren annesiyle halası Heyecan Kiraz’ı hastaneye [19] götürmek için gittiğinde, diğer halası Hanife Kiraz ve Yiğit ile halası Huriyeler’in [Kiraz Ofluoğlu] evinde [20] nasıl kendi aralarında oynadığından ve eğlendiğinden söz ediyordu! Beraberinde annesinin Salı akşamı Şirintepe Feza Siteleri’nden geri dönüşe Çenesuyu Atatürk Caddesi üzerinde bulunan kırtasiyeciden aldığı Oyun Hamuru’nu [21] da götürmüş. Yiğit’in Oyun Hamuru Kalıpları ile çeşitli biçimler yapmışlar. Çok eğlenmiş. Mutlu olmuş. Kızımız Aybüke Beren, sevgili yeğenimiz Yiğit Ofluğlu’nu çok seviyor.

Açıklamalar & Dipnotlar
[1]. "K J"
krysti004@gmail.com, Date: 03.10.2007 19:54, To: Erkan.KIRAZ@toyotatr.com, Subj: please confirm your address, Dear Kan, As I promised, I am writing to you using my new gmail account. Hope you are fine and happy. I am ready to send you a project about the Knyszyn Land where I live. I checked your address you sent me a long time ago with that one you gave me yesterday when we had a chat. There are a few differences. Just tell me which one is better: 1. Erkan Kiraz, Import-Export Expert, Toyota Otomotiv Turkiye A.S. Nehirkent- Sakarya-Turkey, OR: 2. Erkan Kiraz, Import-Export Expert, Toyota Otomotiv Turkiye A. S. P.K. 161, Adapazari, Nehirkent 54000, Turkey. Waiting for your reply! Krysia.
[2]. Erkan Kiraz/TMMT, Date: 04.10.2007 08.35, To: "K J"
krysti004@gmail.com, Subj: Re: please confirm your address. Hi Krissy, Thank you very much for your kind mail. You are so elegant intending to send out your project booklet to me. The postal address you will choose is the second öne. Please send it as "sending fee to be paid by receiver". Please send it by any ordinary courrier service by stating on declaration only "PRINTED MATTER". If it is stated so the sending fee would be applied so low for "Printed Matter" as not any "precious document" otherwise by postal way, its arrival here probably would take one and an half month.... Once again I would like to thank for your kindness sharing your pretty pixes with me. As I expressed the favorite ones I liked much are the ones in blue. The music hit you sent hope is fine one. I could not find time listening to it yet! As to the project in my mind to be dared the days to come is "writing some shorter or lonegr essays on "Polish Immigrants & Their Life Stories". It has started at Adampol [Polainnese Village-Polenezkoy] in Istanbul that is last but not least expend and stretch to the other places and other joint-endeauveurs.. to the point that one of Polish technicians has died at the explosion on the bridge construction on the way between Kas-Kalkan by the Eagean seaside in Antalya City and many others have worked at Yatagan Coal Mining Mills in Mugla City. For this kind of project there should be reached some valuable documents, pictures and diaries representing really what happened in the lives of those Polish Immigrants within the Ottoman and Turkish Republic’ lands.... I dared to talk about history when your interest tended to be involved at the project of “Knyszyn Land”.... Regards, Erkan Kiraz.
[3]. Lehçe: Polonyaca; Latin Abecesi’ne dayalı Leh Abecesi ile yazılan Slav Dilleri Gurubu’ndan bir dil.
[4]. Gizli Tarih: Geçmişi Şekillendiren Gizli Güçler [Secret History; Hidden Forces that Shaped the Past], Joel Levy. Tarih Toplum Kuram. Çeviren: Perran Fügen Özülkü. Ithaki Yayınevi-551. ISBN: 978-975-273-366-4. 1. Baskı, Temmuz 2007, İstanbul. ÓJoel Levy, 2004, ÓIthaki, 2007. Ithaki Yayınları: Mühürdar Cad. İlter Ertüzün Sk, 4/6, 34710 Kadıköy-İstanbul, Tel: 216-330 93 08, Fax: 216-449 98 34,
www.ithaki.com.tr & www.ilknokta.com.tr Email: irhaki@ithaki.com.tr [Erkan Kiraz, Yahya Kaptan Migros, 30.09.07, YTL 17.00]. Papa II. John Paul Süikasti, Papa John Paul-Mehmetli Ali Ağca bölümü.
[5]. Prens Adam Jerzy Czartoryski, 1770–1861.
[6]. General Wojciech Chrzanovvski, 1793–1861.
[7]. General Jozef Zacharias Bem, 1794–1850, Müslüman olup Murat Paşa Türk adını alır.
[8]. Albay Zionizy Zarzycki, Müslüman olup Osman Bey Türk adını alır.
[9]. Mihal Çaykovski, 1804–1886. Paris’te yaşayan Prens Adam Çartoriski’nin, İstanbul'da Polonya Temsilciliği’ne atadığı kişi.
[10]. Polonyalı ünlü ressam Jan Matejko.
[11]. Henrik Sienkieviçte; 1886, Ekim-Kasım aylarında İstanbul'da bulunan Polonyalı ünlü yazar.
[12]. Polonez; [Polonaise] Pier Paul Read, Milliyet Yayınları, 1976. I. Baskı 1979 İstanbul. 90 TL. [Erkan Kiraz, II. El Kitaplar, Sahaf, Sanat Sokağı, Pasaj İçi İzmit. 24.11.2003, 2.500.000 TL].
[13]. Bitmeyen Acı; (Poland), James A.Michener, Çeviri; Mehmet Harmancı. İnkilap Kitabevi Yayın San. & Tic. A.Ş. ISBN; İstanbul 1987, [Erkan Kiraz, Real Alışveriş Merkezi, İzmit. II. El Kitaplar. TL. 2.999.000. 29.11.2003].
[14]. “Poland, Polska, Polish, Polonez, Leh, Lehistan, Krakow, Breslau, Wroclaw, Warszwa, Warsaw, Varşova, Gliwici, Wolbrom, Walbrzych, Ludowa, Erkan Kiraz, Murat Sahinel, Serhat Yildiz, Ismid, Ismidt, Nicomedia, Izmit, Nikomedia, Nicomedie, Nicomedia, Derince.” Bu bilgiler kısaca geziye gittiğim gezi arkadaşlarımın adlarını, yaşadığım kent İzmit’i, doğduğum yer Derince’yi ve Polonya’da gezdiğim kent ve beldeleri tanımlıyordu.
[15]. Onkoloji Merkezi: İzmit Onkoloji Merkezi, eski Orman Başmüdürlüğü Alanı, İzmit.
[16]. BGL: Barsan Global Lojistik Gümrük Müşavirliği.
[17]. [...].
[18]. İzmit Büyükşehir Belediyesi, Köseköy Hayvan Barınağı Projesi ve Hayvan Sevgisi.
[19]. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi, Umuttepe-İzmit.
[20]. İzmit Gündoğdu Bayındırlık Deprem Konutları, 9. Ada, III. Blok.
[21]. Oyun Hamuru: Play Dough ya da Play Doh.
[22]. YTL / € Paritesi 1,6916.


[:)]. Hata ve yanlışlıklar müstesnadır. Olası birey, yer ve mekan adları ile örtüşme durumları, herhangi bir birey ya da tüzel kişiye yazıda değişiklik yapılması isteme hakkı doğurmaz.
[Tamamlanmamış geçici sürüm].

Erkan Kiraz, 04.10.2007 Perşembe, Saat: 23.00, Kentsa Sitesi, Alikahya-İzmit, GSM: 90–532–613 31 02, Emails: erkankiraz@yahoo.com & erkankiraz-41@hotmail.com.

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir ya da dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written & Edited By Erkan Kiraz
erkankiraz@yahoo.com on 04.10.07.

Polonezköy, Beykoz Öğümce,Yuşa Tepesi, Anadolu Kavağı & Yoros Kalesi

Sabah saat 08:30’a dek kahvaltı ve hazrılığımız tamamladık. Evden çıkıp Ali Osman ve Zeliha Aykan’ları da alıp Kuruçeşme Gişeler’e gidecktik. Bakkal Ekrem’den günlük gazeteleri ve bazı diğer gerekli malzemeleri aldık [1]. Yola çıktık. Arabayı otobüs firmalarının yazıhanelerinin yer aldığı Hikmet Erenkaya Parkı’nın D-100 tarafına bıraktık. AsyaTur ve EfeTur firmalarının yanına, parkın kafe olarak yapılan alana GürkanTur’un yazıhanesi de gelmiş. Şimdilik onlar Harem’e YTL 6.’dan yolcu taşıyorlardı. Diğerleri doğrudan otoyolla giderken onlar otoyola Yarımca’dan giriyorlardı. Biz buraya saat 09:00’da gelmiş ve beklemeye başlamıştık. Bengisu Creative MP3’ünü [2] dinlerken Aybüke Beren Arçelik marka Kasetçalar’ını [3] dinlemekteydi. Emine Keskin beni cep telefonundan aradı ve İzmit Fevziye Camisi önünden saat 09:30 itibarıyla hareket ettiklerini ve bizi Kuruçeşme Gişeler’den alacaklarını söyledi.

Yolda gidiş gelişte yemek ve içmek işçin dün akşam alışveriş yapmıştık. İki sırt çantası almıştık. Birisi ToyotaSA çantası. Buna yiyecek içecekleri doldurduk. DHL çantasına ise çocukların yağmurluk ve kabanlarını doldurduk. Geziye iki otobüs gidiyordu. Birinci otobüs geçmişti. Biz Emine Keskin’in mihmandarlığındaki ikinci otobüse bindik. Biz yedi kişilik yer ayırtmıştık. Yerlerimize oturduk ve yola çıktık. Gezi programı şöyleydi; İlkin İstanbul Poloneyköy. Ardından Beykoz Öğümce’de Cam Sanat Okulu ve Anadolu Kavağı ve dönüşte Hıdiv Karsı. Bu gezi benim için ilk olacaktı. Güzergahtaki yerlerden sadece Poloneyköy’ü görmüştüm ama 1980’lerden önce. O zamanlar çok sıradan bir köydü ve akılımda kalan farklı mimari yapıda gibi görünen köy evleri ve fındık bahçeleri.

Riva Deresi, Anadolu Kavağı ve Hıdiv Kasrı’nı arkadaşların anlatımlarından ve basında çıkan çeşitli yazılardan biliyordum. Karadeniz’in Boğaz sularıyla Marmara akmaya başladığı anlatımı zor, muhteşem manzaraları boğazı görmek istememe rağmen görememiştim. Hanife ve anne babası için de ilkti bu yerler. Hele kızlar için Ülkü Koç’larla ailecek gittiğimiz İstanbul’un Tarihi Adası gezisinden sonra kapsamlı ilk gezi olacaktı. Gittiğimiz diğer çeşitli gezilerde hep Anadolu Yakası’nın Kadıköy’den Pendik’e kadar olan bölümünü ve kadıköy-Boğaz Köprüsü arasında kalan yerleri gezmiştik.

Kavacık, Poloneyköy, köy meydanı iniş, çiçekli bahçeler ve evler, özgün Polonya Evleri yok. Doğuya doğru inen ve sonra doğu-güneye kıvrılan yol. Yürüyüş yolu kuzeye doğru iniyor. Betonarme köy evleri ve pansiyonlar. Bahar Gezileri ve Konaklamaları başlamamış. Polonya özgün adları gibi görünen pansiyon adları. Girişte Polonezköy’ün geçmişine ait bilgilerin yer aldığı anıt bölümü. Resimleme [4]. Geri dönüş, gözleme, ve çay bedelleri ve yeme içme bedelleri. Polonezköy Yağı ve Polonezköy Balı. Köy yumurtası satan bir iki yol kenarı satıcı.

Osmanlı zamanlarında Kırım Tatarları ile birlikte hareket eden bir avuç Lehli yakınları ve akrabalarıyla Osmanlı topraklarına gelirler ve İstanbul’un bu yöresine yerleştirilirler. Köyü kuran Adam Czartoryski’dir [5]. Günümüzde belki çok az kişi bugünü Polonya ve Ukrayna devletleriyle Baltık Ülkeleri’nin geçmişleri ve nüfus yapıları, dilleri ve dini durumları hakkında ayrıntılı bir şeyler bilirler. Günümüzün Katolik kökenli Polonya’sını Kıta Avrupası’nda 19. ve 20. yüzyıllarda hiç bir ülke ciddiye almaz ve onu bağımsız bir ülke olarak görmezdi. Osmanlılar ise sürekli olarak Polonya’yı bağımsız ve dini olarak bütün bir ülke olarak görürdü ve iki ülke ilişkileri hiç bir zaman unutulmayacak güçteydi. Polonya’nın Moğollar, Kırım Tatarları ve Osmalı Türkleri tarafından bir kaç işgal edilmesi ve Polonya Kralı ve Orduları’nın Viyana Kuşatması sıralarında Vatikan ile işbirliği içinde Osmanlılara karşı Avusturyalılara yardım etmeleri dışında gerçekten de Lehistan [Polonya] ile ilişkiler hep iyi olmuştu.

İlginçtir Soğuk Savaş sonrası eski SSCB’nin dağılma sürecinde dünya çapında önyüze çıkan Dayanışma [Solidarnisce] önderi Lech Walesa ve x adlı Polonya Meclisi “Sözde Ermeni Soykırımı Önerisi”ni karara bağlamıştır. Polonyalı yöneticiler ve olayı salt Hilal-Haç Çekişmesi bağlamında görüyor ve AB’ne üyeliklerinin ardından bu tür girişimlerin kendilerini Batılı ülkelere cici göstereceğini düşünüyorlar. Bu tür girişimleri ise yüzyıllar sığan Polonya-Türkiye Dostluğu’na nasıl gölge düşüreceğini düşünmüyorlar.

Bugünkü Koyu Katalik olan Polonya’nın kan olarak neredeyse tamamı Moğol ve Tatar kanı taşır. Türk kökenli yerleşiklerden çok azı dillerini, kültürlerini ve inançlarını koruyabilmişlerdir. Ama yine de adları yarı Müslüman yarı Leh görünen bir sürü Müslüman Moğol, Tatar ve Osmanlı Türk kökenli kişi Polonya’da yaşamaya devam etmektedir. Varşova’da bir sürü cami ve Müslüma Mezarlığı yer almaktadır. Polonya din ve düşlünce bakımından Avrupa’nın ene özgür ve en yaşanabilir ülkesi olmuştur.

Köye girişte yolun solunda yani doğu tarafında kapısında “Zosia Teyze’nin Anıevi” yazan bir tabela görmüştüm [6]. İleriden solda tarihi ama biçimi yeni bir Polonya Kilisesi vardı [7]. Bahçe kapısı çitinin üzerine Türkçe ve Lehçe yazılar vardı [8]. Kapı ve bahçe çitleri Türkiye’de Milas’ta bir kömür madeninde çalışan Polonyalı işçilerinin katkılarıyla yapılmış. Polonezköy Mezarlığı ise kilisenin hemen ilerisinde doğu-kuzey köşesinde kalıyordu. Gelişte mezarlığı görmüştüm. X renkli mezarlık demir kapısı üzerinde büyük bir haç vardı. Ben bizimkileri merkezde bırakıp bunları ve bana göre ilginç ayrımları keşfe çıkmıştım. Kilise, Pazar Ayinleri dışında kapalı olmalıydı. Ama mezarlık kapısı açıktı. Ben içeriye girdiğimde mezarlığın doğu-güney köşesinde elinde küçük bir İncil, dua okuyan genç bir bayan vardı. Mezarlık fazla büyük değildi. Konutlar arasında kalmıştı. İçinde bizim mezarlıklar gibi ulu ağaçlar vardı. Mezarların ön yüzleri ve haçların yer aldığı bölümler güneye bakıyordu. Müslüman Mezarları’nın ise ön yüzleri kıbleye bakar.

Orta yerde kitap sayfasına benzer üç bölümlü metinlerin yer aldığı bir mum dikme bölümü vardı. Sol yanında ise üzeri büyük mermer mezar kapanın olduğu eski bir mezar. Doğum ve ölüm tarihlerine bakarak eskilere ait kayıtlar bulmaya çabaladım. Eski biçimli mezarlar aradım. Mezarların dizilişi çok düzgün ve biçimliydi. Yeşillik ve rengarenk çiçeklerle dolu değildi ama oldukça temizdi [9]. Haçların en üst kısmında S ve P harfleri yer alıyordu. Mezar taşlarındaki metinlerin hepsi Lehçe’ydi (!). 1842’li yıllardan beri bu topraklarda yaşamış Lehlerin mezar taşlarında hiç Osmanlıca kullanılmamıştı. Yada Cumhuriyet’le birlikte Latin Harfleri’ne geçişten itibaren de Türkçe ses uyumuna göre Latin harfleriyle yazılmış bir mezar yazıtına rastlamadım. Varsa bile ben kaçırmış olabilirim. Çünkü herkes bilir ki Lehçe dünyadaki en zor dillerden birisidir görünüş olarak. Yan yana gelen bir sürü sesli harf içeren Fince’nin tersine Lehçe’de yan yana gelen bir sürü sessiz harf kümesi vardır ve sessiz harflerin oluşturduğu kümlerin okunuşları farklıdır.

Mezarlıktan çıkıp hızla köy merkezine geri döndüm. Sessizliğin tadını çıkartarak yürürken kafamı boşlatıyordum. Kulaklarım doğadan gelen her tür sese açıktı. Burun deliklerim yeni uyanan doğanın saldığı envai çeşit koku ve tazeliğe açıktı. Türlerini belirleyip adlarını sayamayacağım çeşitte kuş seslerine kumru, üveyik ve kargaların sesleri karışıyordu. Bir de nedense sayıları oldukça fazla olan ama sessiz, sakin ve ilginçtir çoğu sakat olan köy köpeklerinin ara sıra yaptıkları havlamaların sesleri geliyordu kulaklarıma. Dönmüşte uğrarım dediğim Zosia Teyze’nin Anıevi’ni ayrıntılı gezmeye ne yazık ki zaman kalmamıştı. Köyde kalış süremiz bir saat ile sınırlandırılmıştı ve geriye sadece 10 dakikamız kalmıştı.

Bizimkiler köy meydanında yan yana yer alan küçük dükkanların tezgahlarını geziyorlardı. Kızlar incik boncuk ve takı tezgahları önündeydi. Satılan eşyalar, yeme içme, gözleme, çay, kahve ve diğer içeceklerin bedelleri bana ve ortalama iki otobüsü dolduran gezginlere göre dört yada beş kat daha fazlaydı. Buraya gelen hafta sonu konaklamacıları yada günü birlikçiler için uygulanan bedeller normal bulunuyor olmalıydı. Ama yine de merak edenler ve buralara gelmeden önce nerede ne var diye merak eden kişiler için bazı bilgiler de elde ettim [10].

Polenezköy’den Cam Ocağı denilen yere gidilecekti. Burası Riva Deresi boyunca ilerleyen yoldan sonra Öğünce Köyü’nün kuzeyinden geçen yolun hemen güney tarafında kalıyordu. Buraya dek etkileyici, rahatlatıcı ve biraz da heyecanlandırıcı doğal ortamlardan ilerledik. Yol daracık. İki aracın yan yana geçmesi olanaksız. Roma zamanlarından Osmanlılar zamanına ve oradan Cumhuriye dönemine ve günümüze dek uzanan yolların biçimi hep geçmişte kalmıştı. Kavacık’tan, Beykoz’dan ve Şile’den gelen yolların düğümlendiği bu alanlara hiç el değdirilmemişti. Ama bireysel lüks konutlar, villalar ve site içi villa benzeri yapılara harcanan paralar tahminler ötesiydi. Yolları ise vergi veren vatandaşlardan toplanan vergilerle yapıyorlardı.

Adlarını pek anımsamadığım bir iki köyden ilerlemiş ve daha güneyde kalan Öğümce Köyü hizalarına gelmiştik. Cam Ocağı’nın [11] batı tarafları çeşitli çiçeklerin açtığı, içinde leylek sürülerinin dolaştığı ve çeşitli su kuşlarının yükselip alçaldığı dümdüz bir alandı. Güney tarafları ise yapraklanmaya başlamış ağaçların kapladığı tepeler ve uzaklardan minaresinin belirgin olduğu cami kubbesi ve konutların damları görünüyordu. Çiçeklerle dolu yeşillik alanın kuru kısmına otobüsler ve bazı binek araçları park etmişlerdi. Cam Ocağı’nı gezip dolaştıktan sonra ben yeşillik alan gelmiş ve iç rahatlatıcı bin bir renkli çiçeklerden en belirgin olanların resimlerini çekmiştim. Çayırlığın çekimine kaptırıp ilerlediğimde zeminin tümden suyla kaplı olduğunu anladım. Dağ dorukları arasında kalmış yazı gibiydi alan. Siz pazar deyin yada ova. Ama tepelerden akıp gelen sular da ovada kaybolmuyor, toprak üzerinde duruyordu. Daha güney taraflarda sazlık alanlar da bunu belirtisiydi zaten.

Cam Ocağı yolun hemen güneyine kurulmuştu. Dikdörtgen biçimindeki bir alanda sosyal bir tesis gibiydi. Girişin sağı solu bahçeydi. Kapıdan sonra satış bölümü ve sergileme kısımları vardı. Ocakların ve fırınların yer aldığı kısımların üstüne asma kat yapılmış buradan çeşitli işlikler izlenebiliyordu. Yapının batı tarafında dinlenme bölümü ve yemekhanesi vardı. Daha güney uçta ise konaklama yapıları ve havuz ve tiyatro biçimli bir yer vardı. Cam işleme atölyelerinin aralarında kalan geçiş yerlerine camdan ürünlerin renk renk örnekleri konulmuştu. Bir çoğunun üzerinde adları ve nasıl üretildikleri yazılıydı. Burada ne kadar duraklayacağımız belirtilmemişti ama neredeyse iki saat zaman harcanacaktı. İki bölümde satışa sunulan ürünlerin bedelleri ise farklıydı. YTL ve ABD$ ile satış yapılıyordu. $ üzerinden etiketlenen ürünlerin bedelleri 20’den başlıyor ve 1.750’e dek çıkıyordu.

Cam Ocağı’ndan aldığım iki yapraklı tanıtım sayfacıklarında oldukça ayrıntılı bilgiler verilmişti; ”Cam Ocağı, Riva Deresi kıyısında kurulu, yeşillikler içinde bir cam ve sanat merkezi. Cam Ocağı’nın kapıları camı yakından tanımak ve camla çalışmak isteyen herkese açık.... Cam gösterileri ve günlük gösteriler, iki günlük cam atölyeleri, iki haftalık yoğun eğitimler, uzun dönemli eğitimler, alternatif bir toplantı merkezi. Cam Ocağı’nda eğitimi verilen teknikler; Cam Üfleme, Sıcak Dökme, Füzyon, Kalıpla Şekillendirme, Boncuk Yapımı, Alevle Çalışma [Lampworking], Neon, Karışık Malzeme [Mixed Media], Boyama, Mine [Emay]....”

Bir çok bayan gibi Hanife ablam Heyecan Kiraz da en uygun bedeli olan örnek ürünlerden bir iki tane almışlardı. Ürün bedelleri ortalama YTL 40’dan başlıyordu. Biz erkeklere göre şeyler değil anlayacağınız. Biz baksak saatler boyu neticede alınacak bir eser göremeyiz. Ben en azından şahsım olarak göremedim. Ama cama nasıl biçim verildiğini, topraktan billurlaşan cam özünün nasıl ortaya çıktığını, renklerin cama nasıl verildiğini ve çeşitli biçimlemelerin cama hangi yordamlarla yapıldığı gibi daha teknik konular ilgimi çekmişti işin doğrusu.

Aybüke Beren dedesiyle, Bengisu ise benimle oturmuştu. Kızlar cam kenarını seçmişlerdi. Dışarısını rahat izleyebileceklerdi. Aybüke Beren ile dedesi Ali Osman Aykan bizim önümüzde, Hanife ile annesi Zeliha Aykan ise benim sağ tarafımda oturuyorlardı. Ablam Heyecan Kiraz’ın koltuk arkadaşı Aybüke Beren yaşlarında Tuğçe adlı bir kızdı. Kızlar cam kenarında zevkle dışarısını izliyorlardı. Diğer taraftan da kulaklarında kulaklıklar müzik dinliyorlardı. Gezginlerin çoğu orta yaş üzeri olmasına rağmen Emine Keskin ablamız yılların sağladığı deneyimle bizleri neşelendiriyor ve coşturuyordu.

Öğümce Köyü’nden itibaren Beykoz’a doğru geri döndük. Geliş yoluyla gidiş yolları aynı değildi. Yer yer tepelere tırmanan yıllara sarıyor, vadilere ve dere kenarlarına iniyor doğal ağaçlıklı alanlardan, sonradan ağaçlandırılmış çamlık alanlara erişiyorduk. Sadece bir yerde yolun genişletilme çalışmalarına rastladık. Elimde küçük kağıt kısa kısa notlar almaya çabalıyordum. Dikkatimi daha çok dışarıdaki güzelliklere ve neredeyse 20 seneyi bulan geçmiş günlerime o zamanlara ait bilgilerime geri dönüyordum. İki bilgi ve görüntüyü karşılaştırıyordum. Beykoz nerdeyse denizden itibaren en doğu taraflarında yer alan plato düzlüklerine dek derin vadilerden, dik inen yamaçlardan ve sık ormanlıklı alanlardan oluşuyordu. Beykoz denilen Cennet Köşe denilebilirdi aslında. Beykoz adı “Bey” ve “ceviz” anlamına gelen “Koz” kelimelerinden oluşma tümleşik bir isim miydi diye geçti aklımdan.

Beykoz oldukça tarihi bir mekandı ve Osmanlı zamanlarının “Yazlık ve Mesire” alanı olarak kullanılan bir köşesiymiş. Boğaz tarafında yolun hemen kenarında yer alan tarihi Onçeşmesi vardı. İrili ufaklı sürüyle cami ve hamam ve şimdilerde harabe biçiminde duran ve bir köşesinde minare kalıntısı olan bir yapı. Aklımda kalan Beykoz Çayırı, çayırlık alanın yanından geçen bir çay, ulu çınar ağaçları ve çeşmeye doğru dik inen bir yol ve çeşmenin biraz batılarında, tepelik alana doğru gidildiğinde eskilerde taş ocakları olarak kullanılmış ve konutlaşmamış dağ tepeleri vardı. Bir de neredeyse tarihi denilebilecek, boğaz kıyısında Paşabahçe Cam Fabrikaları ve Beykoz Ayakkabı Fabrikaları. Fabrikalar sürüyle olaylara rağmen gelişen teknolojinin yakalanamaması ve fabrikaların konutlar arasında kalması gibi gerekçelerle kapanmışlardı hep.

Adını duyduğum ama ayrıntısını öğrenmediğim Yuşa Tepesi’de [12] Beykoz’da yer alıyormuş. Bir sonraki durak yerimiz burasıydı. Beykoz Tepeleri’ne dek kağıtlara aldığım notlar ilginçti. Mihmandarımız önce uygun bir yerde Beykoz yada Anadolu Kavağı’nda sahilde balık ekmek yeme molası verileceğini söylemişti. Ardından Yuşa Tepesi’ne çıkılacak ve oradan Anadolu Kavağı’na geçilecekti. En son durağımız ise Hıdiv Kasri olacaktı. Yol kenarı levhalara, yazılara bakıyorum. Notlar alıyorum. Akbaba Köyü, Fatih Sultan Mehemt Köprüsü [F.M.S. Köprüsü], Kavacık, Şahinkaya Mezarlığı, Beykoz-Ortaçeşme, Uzun Evliya Camii ve Türbesi, Kundura Fabrikası, Hitit Seramik ve Tokat Şosesi.. kanyon benzeri vadilerin arasından ilerleyen yol bizi sivri tepelerin doruklarına dek dolmuş ve kat sayıları dörde beşe çıkmış düzensiz konuşmaların yer aldığı görüntülü noktalara ulaştırdı.

Tarihi bir alan vardı. Burası düzlük bir kesimde oluşturulmuştu. Tarihi bir yapı. Uzunlamasına. Demiryolu boyunca yapılmış tarihi Alman mimarisinde yapılmış istasyon yapıları gibiydi. Konutun önlerinden başlayan daracık yolun her iki tarafında ulu çınar ağaçları yer alıyordu ve daha batıda ikiye ayrılan yola dek uzanıyordu. Biz yolun sola dönen kısmına girdik. En tepede vaktiyle taş ocakları olan bölgenin Boğaz tarafında muazzam “yoksul evleri” yükseliyordu. Normal kazançlarla yapılamayacak denli sıradan konutlardı. Dubleks yada Tripleks denilen türlerden.. Daracık sokaklardan ilerledik ve yol bizi Boğaz tarafında kalan Onçeşme’nin hemen batısından dik yola getirmişti. Sahil Yolu’na indik ve ilerledik. Bir benzin istasyonundan manevra yapıp geri döndük. Otobüsleri bırakacak boş ve uygun bir yer yoktu.

Nereden nasıl dönüp dolaştık nerelere geldik bilemiyorum. Aklımda kalanlar, tepelerde yer alan ve ağaçlıkların ve ormandan gerilere neler kalmışsa o yeşilliklerin içinde yer alan harika manzaralı ve görüntülü bölgeler, tırmandığımız dik dönüş yolunun çevresinde kalan tek tük tarihi konutlar ve camiler, tepeden sonra indiğimiz düz alanda yatağında daracık biçimde akan, kurumaya yüz tutmuş bir dere ve betondan yatağı, ulu çınar ağaçlarının yer aldığı Beykoz Çayırlığı, cami ve kervansaray kalıntısına benzeyen tarihi bir yapının yıkıntıları.. Bundan sonrası Deniz Askeri Birliği’nin sınırları içinde ilerleyecek olan yola girişimiz. Buraları tırmanırken otobüste herkesin nutku tutulmuştu adeta. Herkes hem aşağılarda kalan Boğaz manzarasına bakıyor hem de tepelerden ve derin vadilerden oluşan ve inanılmaz biçimde kendiliğinden gelişmiş olan Beykoz ve çevresinin güzelliklerine bakıyorlardı.

Yuşa Yepesi ve buraya çıkan yol askeri alan içinde kalıyordu. Çitler boyunca “Yasak Alan. Resim ve Film Çekmek Yasaktır” uyarıları yer alıyordu. Çevre ulu ağaçlarla kaplıydı ve askeri alan olduğu için inanılmaz derecede korumuştu doğallığını. Boğaz’ın karşısına geçen elektrik hatlarının taşındığı gökdelen biçimindeki demir direkler beyaz ve kırmızı renklere boyanmıştı. Yuşa Tepesi’ne giden yol dardı. Yolun her iki tarafında araç park edecek yeterli alan yoktu. Türbenin önünde dar otopark alanı yeterli değildi. Gelin-damat ve yakınlarından oluşan araçlar, bireysel araçlar ve otobüsler. Ücretsiz olan park alanında buldukları boşluğu doldurmuşlardı. Trafik kilitleniyor, belli bir süre sonra hafiften akıyor ve bu karmaşa sürüp gidiyordu.

Bize türbe çevresinde geçireceğimiz sürenin bir saat olduğu söylendi. Türbe tepenin en uç noktasına kondurulmuştu. Kapısı doğuya bakıyordu. Giriş kapısından sonra bir yürüme mesafesi vardı. Türbe ve cami bu yolun ucunda doğu batı yönünde yerleştirilmişti. Türbenin hemen güney ucunda tarihi Osmanlı mezar taşları [13] ile bezeli mezarlık yer alıyordu. Çeşitli eklenti yapılar, abdes alma yerleri ve WC’ler mekanın hemen kuzey tarafındaydı. Cami çeşmesi ise türbenin batı-güney köşesinde yer alıyordu. Türbe çevresinde yeterinden fazla ormanlık alan ve yürüme yolları vardı. Türbenin kuzey tarafından dolanıp batı tarafına geçildiğinde Boğaz Manzarası İzleme bölümü vardı. Kenarları çitlerle çevrili alanın en kenar uçlarında banklar konulmuştu. Burada manzarayı, görüntüyü ve boğazın her iki tarafında yer alan yeşilliklerin gökyüzü ve denizin mavisiyle kucaklaşmasını izlemekteydi insanlar.

Bu Beykoz ve çevresini Yuşa Tepesi görmeden önce görmüştüm Eyüp Tepeleri’nde yer alan Piyerloti Tepesi’ni. Haliç buradan nasıl da güzel görünüyordu. Ama Yuşa Tepesi’ne çıkmayan İstanbul ve Boğaz’ı görmemiş diyebilirim. Öğleden sonra Anadolu Kavağı’nın hemen kuzey sırtlarında yer alan tarihi Ceneviz Kalesi olan “Yoros Kalesi’ni gezip dolaştıktan sonra, kalenin eskimiş duvarları üstünden Boğaz’a, Karadeniz’e ve iki denizi birleştiren Boğaz’ın en kuzey noktalarının gördükten sonra ise, “Yoros Kalesi’ne çıkmayanların ise İstanbul’un hiç bir şeyi görmemiş” diyecektim ilerleyen saatlerde.

Aybüke Beren annesini ve dedesini satış tezgahlarına sokmuş kendisine bir kol çantası ve saydam küçük bir cüzdan aldırmıştı. Bengisu ise üst üste ballı gofret almış ve saman gibi yuvarlak biçimli gofreti kemirmişti. Tüm gezginler otobüse geri dönüp kalan gelen sayımı yapıldıktan sonra park alanından iki otobüsün çıkış manevraları yapılacaktı. Alandan çıkışımız kolay olmadı. Askeri ve ormanlık alan içinden ilerleyen dar yoldan inişimiz de kolay olmadı. Yukarıya çıkan araçların sayısı her dakika artıyordu adeta. Anadolu Kavağı’na giden yol döne dolaşa inmeye başladı. Anadolu Kavağı’nda Beykoz’dan sonra sahilden inen yol yok gibiydi. Anadolu Kavağı Boğaz’ın Anadolu tarafındaki Karadeniz’e doğru en uç noktasıydı. Buradan ilerisi ormanlık alanlarla ve askeri bölgelerle kaplıydı.

Anadolu Kavağı daracık, V biçimi bir koya sığdırılmıştı. Sahilde ve yolun doğu tarafında kalan daracık ara sokaklarda terk edilmiş ve yıkılmaya yüz tutmuş konutlar ve aralarda küçük camiler yer alıyordu. Sahil kısmı da oldukça sıkışıktı. Boğaz tarafında beton dökülmüş yerlere kayıklar çekilmişti. Bir başka köşede ise özel yalılar, konutlar ve denizin üzerinde sallanıp duran kayıklar, motorlar ve tekneler vardı. Otobüslerden indikten sonra sürücüler otobüsleri yerleşim alanının daha güneyine, yolun biraz park alanı sağladığı bölgeye götürmüştü. İki saat kalacaktık burada. Herkesin karnı acıkmıştı. İki yada üç katlı salaş, pek yenilenmemiş yapıları sahile bakan önyüzlerinde yer alan tabelalarda sadece deniz ürünlerinin isimleri ve balık lokantalarının adları yer alıyordu.

Ekmek içi balık fiyatlarını sordum. YTL 3,5 ile YTL 3 arasındaydı. Bende nakit olmadığı için ödemeleri gün boyunca hep Ali Osman Aykan yapacaktı. Aybüke Beren ise ara sıra çıkış yapıp babacığım bende para var deyip duruyordu. Biriktirdiği YTL 20’den söz etmekteydi. Biz sahile inip kıçımız koyacak uygun bir yer ararken Ali Osman Aykan ile Bengisu dede-kız ekmek içi balık almaya gittiler. Bir süre sonra geldiklerinde poşetin içindeki balık ekmekler elden ele uzatıldı. Yanında bize ayran alınmıştı ama bunları gazozlarla değiştirdik [14]. Karnımız doyunca deniz kenarında farklı yerlerde resimler çektik. Daracık alanda seyirlik ve piyasa yapıyordu her tür yaştan insan kalabalığı. Giyimler farklı, saçlar ayrı yüzler nice niceydi. Anadolu kavağı denilen daracık alanda ne yapacaktık. Yerleşim yerinin doğu tarafına geçip ara sokaklarda dolaşmaktan veya Boğaz’dan güneye doğru yolun olmayan yürüme kısmında yürümekten başka şey kalmıyordu geriye. Bizim yol arkadaşları nerelere gittiler, nasıl kaybolup buharlaştılar bilmiyorum. Ben ise Hasan Güner’e telefon ettim. O buraların en iyi uzmanı sayılırdı ve sürekli olarak bize bir hafta sonu Anadolu Kavağı’nda yada kalede piknik yapalım der dururdu. (
J)

Açıklamalar & Dipnotlar
[1]. Merve Market, Ekrem Göde. Y.Birlik Sit. Altı, Şirintepe Tel; +90-262- 226 72 78. İzmit. 24.04.05, Saat: 08:51, Fiş No: 01, YTL 8.-.
[2]. MP3 Çalar: [MP3 Player & Radio]. Creative marka. 1GB, radyolu.
[3]. Arçelik Kasetçalar: [Casssette Recorder, Player & Radio]. Koç’un Uzakdoğu’ya kendi markası ile ürettirdiği kasetçalar ve radyo.
[4]. Polenezköy: Adampol [Adam: Adem’in Hıristiyanlık’taki karşılığı + pol: Yunanca köy demektir yada Polska: Polonya’nın ilk üç harfi]. Adamköy. Yani Adem [Adam] adlı Leh ve yakınlarının kurduğu köy. Biz bu köye neden Polonez demişiz buna ait veriye rastlamadım. Polonez Fransızca kökenli. İlk Polonyalı göçmenler Paris’e gitmiş ve orada Polonya Kolonisi kurmuşlar. Fransızlar göçmenlere “Polonaise: Polonyalı” demişler. Fransıca’dan Osmanlıca’ya bir deyim. Polonya kökenliler köylerine Adampol demişler.
[5]. Adam Jerzy Czartoryski [1770-1861]: “Taç gitmeyen Polonya Kralı” olarak bilinir. Prens Adam Czartoryski 1830-31 yılında Polonya’da bir devrim yapmak ister. Başarısız olur. Böyle olunca sürülür. İstanbul’a gelir. Avrupa ülkeleriyle ilişkileri sayesinde, o zamanlarda yeni gelişen Türk diplomasisine çok faydalı olur. Polonezköy 1830 yılında böyle kurulur.
[6]. Zosia Teyze’nin Anıevi;
[7]. Polonya Kilisesi;
[8]. Mezar taşı yazıtları:
[9]. Mezarlıkta yer alan metinler;
[10]. Pansiyon Adları;
(11). Cam Ocağı, Cam Sanat Okulu; Tel: 0216-433 36 93, Fax: 0216-433 30 21, URL:
www.camocagi.org, Öğümce-Beykoz-İstanbul.
[12]. Yuşa Tepesi:
[13]. Mezartaşı metinleri;
[14]. Balık-Ekmek YTL ve gazozlar YTL .
[15]. Yazıda ad ve adresleri geçen mekanlar ve ticari işletmeler bilgi sağlama amacıyla zikredilmiştir. Her hangi bir ticari bağlantı söz konusu değildir. Sözü edilen mekan ve işletmelerin destekleyiciliği ya da parasal desteği söz konusu değildir. Zaman içinde erişim bilgilerinde oluşacak değişiklikler bireysel olarak yazarı bağlamaz.
[16]. Yazıda söz edilen mekanlara ait bilgi ve yorumlar sadece bilgi sağlamayı amaçlamaktadır. Her hangi bir yergi ya da yüceltme söz konusu değildir. Amaç yaşanılan anları ve yaşananları bireysel gözlem ve yorumla olduğu gibi aktarmaktır.
[17]. Sözü edilen bedeller ilgili tarihlerde geçerli olup ne bireysel olarak yazarı ne de ilgili yerlerin sahip ve işletmecilerini bağlar.

(
:)) Yazım hataları, yanlışlıklar ve her tür bilgi eksiklikleri müstesnadır. [Tamamlanmamış geçici sürüm].


Erkan Kiraz, 24.04.2005 Pazar, Şirintepe-İzmit, erkankiraz@yahoo.com,

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written & Edited By Erkan Kiraz
erkankiraz@yahoo.com on 24.04.05.

Wednesday, November 26, 2008

Polish Freedom Warriors, Polish Refugees & Polonezkoy, Istanbul-Turkey

************************************************************************************
Polish Freedom Warriors, Polish Refugees & Polonezkoy, Istanbul-Turkey
************************************************************************************
19. Yüzyıl'da başlayan Polonya'yı Bölme, Parçalama ve Yöneticilerini Seçme Özgürülüğü'nü ellerinden alma girişimleri Büyük Polonya Göçleri'ne, Kıyımları'na, Savaşlar'a, Sürgünler'e ve Dosluklar'a yol açmıştır.

Binlerce Polonyalı, Rusya'nın Polonya Savaşı'nı kazanmasının ardından ya sürgüne gitmiş, ya iltica etmiş ya da Ruslar'ın onları alıp Kafkaslar'da kendi savaşlarında istediği biçimde kullanmasına yol açmıştır.

Sürgüne gönderilenler ya da iltica edenlerin şansına, Kafkaslar'a Ruslar tarafından asker olarak götürülenlerin kaderleri içler acısı olmuştur! Ölmüşler, kırılmışlar, İran'a, Azerbeycan'a ya da Osmanlı Toprakları'na asker kaçağı olarak kaçmışlardır...

Kaçamayanlar ise Ruslar'ın onları İsyancı Çerkezler'e karşı kullanması ile "Çerkez-Polonyalı Çatışmaları ve Kinleri" oluşmuştur! Çerkezler Polonyalı Rus askerlere çok acımasızca davranmışlar... Savaş ve çatışma hali...

Polonyalılar bir yanda Avrupalı Emreyalist Ülke ve Birlikleri'nin her tür baskılarını yaşarken diğer yanda Doğu'dan Batı'ya Güç Savaşımı veren zamanın Rusya'sının her tür baskı, şiddet, Polonyalıları her amaç için kullanma, kıyım ve sürgünlerini yaşamıştır.

İlkin Fransa' Paris'e başlayan Polonyalı Göçü [Polonaise] oradan Osmanlı İmparatorluğu'nun Lehlere Sevgi Dolu Bağrı'nı açmasıyla İstanbul ve Osmanlı Sınırları içindeki bir çok yerleşim yerine doğru kaymıştır.

En bilinen konu, günümüze dek süren gerçek olay ise İstanbul Polonekzöy [Adampol] olayıdır. Polonezköy Karyesi deyimi, Polonyalıların ilkin Paris, Fransa'ya sığınmaları ve kendilerine Fransızca "Polonaise" denmesindendir.

Osmalı'nın uluslararası dili Fransızca'ydı ve Lehlerin kurduğu Adampol'e Osmanlılar Polonez Karyesi diyordu...

Amacım 19. Yüzyılda başlayıp günümüze dek süren Türk-Leh [Polonyalı] Dostluğu'na karınca kararınca bir destek sağlamak ve Türk-Leh Dostluğu'nun gelecek nesillere de aktarılmasına destek olmak.

Saygılar & Sevgiler,
Erka Kiraz,

Erkan Kiraz, 16.01.2008 Pazartesi, Saat: 11.00–23.00, Kentsa Sitesi, Alikahya-İzmit, GSM: 90–532–613 31 02, Emails: erkankiraz@yahoo.com & erkankiraz-41@hotmail.com.

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir ya da dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written & Edited By Erkan Kiraz
erkankiraz@yahoo.com on 16.01.08.

***********************************************************************
Polish Freedom Warriors, Polish Refugees & Polonezkoy, Istanbul-Turkey
*******************************************************************
Poland until 1700 was a big and powerful country in the middle of Europe. They were staunch Catholics in religion but also they were stick so tightly to the "Freedom of Selecting" their rulers; "Polish Kings". Poland never experienced any Dynasty in her history!But everything started to change with the unpowered kings came to the throne of Poland. At the last in 1772, two European countries of Austria & Prussia and to the East, Russia decided among themselves to partition Poland into three hegemonial sections. After this agreement Poland lost her freedom. For Poles, living in their homeland were so hard, to flee to safer places seemed only solution to live freely.

Ottoman Empire never accepted Poland’s partition among those Imperialist Trio countries of Austria, Prussia and Russia. Ottoman Empire turned a heaven for Poles after Paris, France. During second half of 18th Century, the safer lands of Ottoman Empire especially Istanbul turned second safer places for Polish Refugees and Exiles. Ottomans at those years accepted many Poles including Kazimierz Pulavski…

After 1831 Polish November Uprising Tragedy, many Poles have fled to nearby Paris, France. In Paris their leader was Adam Jerzy Czartoryski (1770-1861). In 1833, between Namik Pasha who was Ottoman Empire Ambassador to Paris and Adam Jerzy Czartoryski, the first meeting was realized for establishing a Polish Colony Settlement for Polish Exiles fled to Paris, within the lands of Ottoman Empire. However this decision was never come into being except General Wojciech Chrzanovvski [1793-1861] has arrived to Istanbul as Army Counselor.

Russia after winning Polish War stared to squeeze her power policy over Poland and Hungary. During 1849 Russia and Austria began suppressing Ottomans to return Hungarian and Polish Freedom Warriors, exiles and refugees to deliver themselves. Ottomans never accepted those suppressions to the point that Ottoman Empires also lost her Great State Power against that Imperial Trio.

At the last, Vlodimiej Titov, Russian Representative to Istanbul gave an ultimatum of if Ottomans not retuned some high lever Polish soldiers such as General Dembinski, Jozef Bem & Vvysocki, it would be regarded as casus belli between Russia & Ottoman Empire. There was only one way to solve this oppression of Russia. Conversion of Exile Poles into Islam, accepting Islam Belief and becoming Muslim and taking Turkish names. So that Ottomans under no any circumstances will deliver or return Muslims to any Christian state or country.

So out of converted Poles, General Jozef Zacharias Bem (1794-1850) was the first high ranked soldier Polishman accepting Islam took the name of Murat Pahsa in 1839 and posted to a rank in the Ottoman Army. So same as happened between Hungarians and Ottomans [Turks], new and never ended friendship started between Poles and Ottomans [Turks]. In 1848 in the mountainous places of Istanbul some vast plot of land was bought Prince Adam Jerzy Czartoryski, leader of the Polish nationals who was granted exile in the Ottoman Empire to escape oppression in the Balkans, from local Monastery clerics and this land was turned a Polish Town in Ottoman Empire. Town was named as Adampol. Adam [for giving honor to Adam Jerzy Czartoryski] and Pol [for honoring Poland]. Shortly meaning “Town of Polish Adam”.

Ever since during 17th century Poles and Turks become acquaintance and made good friend. And Turks & many Muslim Poles or Christian Poles continued this good friendship to today’s times. What I try to add is so just little; to create awareness nationally among Turkish People and internationally all other nations that we, Turks & Poles were good friends and we are decided staunchly that to keep on this friendship for ever.

Sincerely Yours,
Erkan Kiraz,

Erkan Kiraz, 16.01.2008 Pazartesi, Saat: 11.00–23.00, Kentsa Sitesi, Alikahya-İzmit, GSM: 90–532–613 31 02, Emails: erkankiraz@yahoo.com & erkankiraz-41@hotmail.com.

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir ya da dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written & Edited By Erkan Kiraz
erkankiraz@yahoo.com on 16.01.08.